Zaman Çizelgesi
Şimdi
Kapının zili çalınıyor. Bir kuş sesi kanat çırparak dolanıyor evin tüm köşelerini. Kadın gözlerimin içine bakıyor. İşaret parmağımı dudaklarıma götürüyorum ve o çok meşhur “sus” yapan hemşire pozunu veriyorum. Kadın göz kapaklarını deklanşör gibi kullanıyor ve verdiğim pozu fotoğraflıyor hafızasına. İyi ki hastanede değilim ve şükürler olsun ki hemşirelik yapmıyorum, diye geçiriyorum içimden. Kapının zili yeniden çalınıyor. Daha fazla kuş sesi duymak istemiyorum. Elimi kadına doğru uzatıyorum. Kendisini dansa kaldıracak olsaydım ancak bu kadar nazik olabilirdim, diye düşünüyorum. Oturduğu koltuktan elimden destek alarak kalkıyor. Sakin olmasını ve hiçbir şey olmamış gibi kapıyı açıp zile uzun uzun basan münasebetsiz ile konuşmasını istiyorum. “Gülümseyi unutma” diyorum bir de. Gülümsemenin gücüne inanıyorum. Kol kola, dans eder gibi varıyoruz kuş yuvasına kadar. Elini bırakıyorum. Bana bu dansı lütfettiği için teşekkür ettiğimi anlasın diye kafamla asil bir selam veriyorum. Aynı anda diğer elimdeki Beretta 92’yi de kendisine doğrultuyorum. Kırılıyor, belli etmemeye çalışıyor ama başaramıyor. Bir kadın kendisine güvenilmediğini hissederse bunu en çok bakışlarıyla belli eder. Gözlerindeki anarşi yüreğimi patlatabilecek kadar şiddete meylediyor. Elimin titremesine engel olamıyorum. Gülümseyerek kapıyı açıyor. Kafatasında hiç de estetik durmayacak olan on yedi adet mermiye yanağındaki gamzeyi gösteriyor. Sıradan bir konuşma geçiyor kapıdaki ile arasında. Komşu olmanın kutsal kurallarını huşu içinde, bir ritüeli gerçekleştirir gibi yerine getiriyorlar. Kapının ardındaki münasebetsiz elindeki bir tabak yaprak sarmasını uzatıyor. Ellerine sağlık deniliyor, teşekkür ediliyor. Kadın kapıyı kapatıp salona doğru adım atmaya başlıyor. Kafasına doğrulttuğum silah boşta kalıyor. Ardından çaresizce salona yöneliyorum.
“Otursana, mis gibi yaprak sarması yapmış kapı komşum Fatma Hanım. Tadına bakmazsan pişman olursun, demedi deme.”
Elimdeki silahı oyuncak tabanca mı zannediyor acaba? Ya da elimdekinin bir silah olduğunun farkında değil mi?
“Sizi öldürmem gerek.”
Niyetimi açıkça belli ediyorum. Yanlış anlaşılmaya mahal vermeyecek kadar ciddiyim. Boynumdaki damarlar giderek belirginleşiyor, şakaklarımdan süzülen ter damlaları yerdeki eskimiş parkeyi ıslatmaya başlıyor. Kadının yüzüne bakarken, öldürdüğüm onca insanı gömdüğüm gözbebeklerimdeki tüm mezarların üstünü açıyorum. Gözlerimden kurtlar, yılanlar, sadece simalarını hatırlayabildiğim insanlara ait kemikler ve toprağın tüm lanetini üzerinde biriktirmiş bir yığın ruh dökülüyor.
“ Temel Reis'e ıspanak değil de yaprak sarması yedirebilseydik, dünya çok daha güzel bir yer olabilirdi.”
Ağzındaki son lokmayı yutarken bunları söylüyor. Gözleri mi bozuk acaba? Şu korkutucu halimi hiç mi görmüyor?
“ Sizi öldürmem gerek.”
Bir sigara yakıyor. Dumanını bir yığın ruhun üzerine üflüyor. Öksürmeye başlayan ruhlar tüm lanetlerini üzerimize kusuyorlar.
"Uzun zamandır gelmeni bekliyordum,” diyor. “ İnsan bazen Azrail’in gelmesi için gün sayabiliyor.”
Yüzündeki gülümsemeyi en son beş yaşındayken, dünyayı yeni yeni keşfederken takındığından eminim.
“Yanlışınız var,” diyorum. “Azrail’i gördüğünüz zaman ne büyük bir yanılgı içinde olduğunuzu anlayacaksınız. Ama beni bir meleğe benzettiğiniz için teşekkür ederim. Öldürdüğüm insanlar bana küfretmeyi ya da yalvarmayı tercih ediyorlar. Şaşırttınız beni, sağ olun.”
Söylediklerimi umursamıyor.
“Hâlâ tadına bakmadın sarmanın?”
Söylediklerini umursuyorum.
Küçük adımlarla masaya yaklaşıyorum. Tabağa doğru eğilip, onlarca sarmadan herhangi birini baş parmağım ve işaret parmağımla hafifçe kıstırıp ağzıma atıyorum. İnsanın kalbini yumuşatabilecek kadar lezzetli bu tada kendimi kaptırmamak için parmaklarımı yalayarak geriye doğru atıyorum adımlarımı.
Gözlerimin içine bakıyor. Sorgulayıcı bir tavır takınıyor. Bu, sigarayı tutuşundan gözlerini kısmasına kadar her halinden anlaşılıyor. Kalbimin yumuşadığını mı hissediyor acaba?
“Beni neden öldürmek istediğini öğrenmek istiyorum?,” diyor beklenmedik bir şekilde. Prensiplerim gereği ölmeden önce dile getirilen son isteği yerine getiririm. Öyle de yapıyorum.
Bir Gün
Hayatımdaki boşlukları doldurabilecek insanlar aramadım hiçbir zaman. Buna gerek yoktu. Bunu başarabilecek bir insan da yoktu. Gerçek böylesine gözümün önündeyken kendimi kandıramazdım. Bir sabah kalvaltı yaparken, tam da ince belli bardağımdan bir yudum çay alırken hayata katabileceklerim olduğunu düşünüp bir karar aldım ve hayaletler yarattım kendime. Evcilleşmelerine asla izin vermediğim, her sokağa çıkıp yürümeye başladığımda tasmalarını çözüp özgür bıraktığım hayaletler. Özgürlüklerini kazandıklarında yaptıkları tek iş insanları izlemek olan hayaletler. Bana hayatımın tüm zamanlarındaki boşluklarımı doldurmamda yardımcı olan hayaletler. Kana ve göz yaşına tapan hayaletler. Aynı anda, aynı insanın üzerinde dolaşmaya başlayan hayaletlerim ruhumun bir yanının kurtuluşunun adresini verirler bana. Hayata anlam katmanın, geçmişimden arınıp şimdiki zamanı kurtarmanın tek yolunu sunarlar bana. Geleceği kurtarmaktan kimse bahsetmesin. Geleceği kurtarmak aptalların inanacağı türden bir saçmalıktır. İnsan bilinmeyeni nasıl kurtarır?
Hayaletlerim bir insanın üzerine üşüştüklerinde geçmişimden gelen bir karede hapsolmuş bulurum kendimi ya da şimdiki zamanın en vahşi icadı olan ve hepimizi nefessiz bırakan o fanusta can çekişirken açarım gözlerimi. Ne bir karede hapsolmayı severim, ne de can çekişmeyi. Bu nedenle o insan benim için o kareden çıkmanın tek yolu, fanusa bir delik açabilmem için gerekli ne varsa onun ta kendisidir. Tek atımlık kurşundur. Onu öldürmem elzemdir. Kendini düşünen bir ruh hastası olabilirim. Ama beni hem de hiç bilmeden hapsetmeye çalışan insanların günahsız olduklarını kim söyleyebilir? Günahkârları cezalandıracak kadar büyük bir güce sahip değilim. Ama insanları öteki tarafa çabucak yollayıp bir an önce cezalarını çekmelerini sağlamak için elimden ne geliyorsa yaparım. Örnek mi istiyorsunuz?
Geçen hafta kitapçıya gittim. Okumayı severim. En sevdiğim yazar Kafka’dır. O gün kitapçıda sevgili olduklarını düşündüğüm iki kişi üzerinde dolanıp, oyunlar oynadılar hayaletlerim. Sevgililere usulca yaklaştım. Ellerindeki Kafka’nın Dönüşüm adlı romanını birbilerine gösterip “Samsalarım seni” gibi abuk subuk, Kafka’nın kasvetini yıkmaya çalışan cümleler kurmaya başladılar. Sevgili olmak ne de mide bulandırıcı bir durum. İnsanın kendi haline hiç haberi olmadan götüyle gülmesi kadar boktan bir durum. Kafka’ya yapılan bu anarşist saldırı sonrasında o günümü sevgili çiftimize ayırmaya karar verdim hiç düşünmeden. Hava kararana kadar takip ettim vıcık vıcık bir ilişkiyi. Kayıp düşmemek için insan üstü bir çaba harcadım. Sonunda karanlık ve kalabalığın yalnızlığı bana bir fırsat verdiler. İki sevgiliyi, birbirlerine hiç bakmadan konuştukları bir anda, takip ettiğim kadarıyla genellikle gözgöze gelmiyorlardı, bir çift kurşunla öldürdüm. Cesetlerini de böceklere yem ettim.
Saygısızlık tek başına hayatı çekilmez kılabiliyor. O nedenle saygısızlık edenlerin cezalarını bir an önce çekmeleri gerektiğini düşünüyorum.
Şimdi
“Anneme çok benziyorsunuz,” diyorum. “Bu sizi öldürmem için yeterli bir sebep.”
Şaşırıyor. Bana acıyan gözlerle bakmaya başlıyor. Anne şefkatinden uzak, sevgisiz büyümüş bir çocuk olduğumu aklına getiriyor muhtemelen. İnsanlar ne kadar da önyargılılar. Belli etmediklerini düşünüyorlar önyargılarını ama yüzlerindeki her bir çizgi açığa çıkarıyor içlerinden neler geçirdiklerini. Soru sormasına engel oluyorum. “Dün,” diyorum. “Sizin nefesiniz aslında dün tükendi.”
Dün
Bu kadını öldürmem gerek. Anneme bu kadar benzeyen birine tahammül etmem mümkün değil. Annem çok güzel bir kadındı. Gözlerinin içine bakıp dünyanın dengesini alt üst edebileceğinize inanabilirdiniz. Bu kadın annem kadar güzel değil. Gözlerinin içine bakmayı aklınıza düşürebilecek kadar etkileyici bakışları da yok. Benzerlik fiziksel anlamda değil zaten. Davranışlar, tavırlar. Benzeyen yönleri bunlar. Gözlerimin dolmasına engel olamadım hayaletlerim kendisini bana işaret ettiklerinde. Terlemeye başladım. Mideme kramp girdi. Gözlerimin önünü saran duman içtiğim sigaraya ait değildi. Hayaletlerim kadının tepesinde öylece duruyorlar. Oysa oyunu çok severler. Bu defa tepkisizler. Sadece bana bakıyorlar. Boş boş bana bakıyorlar.
Evvel Zaman İçinde
Annem...Ülkenin en karanlık çetelerinden birine üyeydi. İstedikleri zaman istediklerini gerçekleştirebilecek kadar güçlü bir çeteydi bu. O kadar etkiliydi ki kullandıkları silah, hem çok çabuk yayılıyordu hem de insanların kullandıkça çok daha fazla zevk almaya başladıkları bir oyuncak haline dönüşüyordu. Silahın adı dedikoduydu. Çetenin misyonu, ülkede kargaşa yaratacak durumlar ortaya çıkarmak, insanları birbirine düşürmeye çalışmak ve halkın kaos ortamında kendilerine biçilen rolü oynamalarına yardımcı olmaktı. Çete üç bölümden oluşmaktaydı. Birinci bölüm ülkedeki ve dünyadaki olayları takip eder ve yaşananları analiz ederdi. İkinci bölüm analiz edilen olayları göz önünde bulundurarak ülkenin ihtiyacı(!) olan kaosu yaratmak için kurgular yapar, senaryolar yazardı. Üçüncü bölüm ise çetenin en artiz üyelerinin bulunduğu sahne sanatları bölümüydü. Bu bölümün üyeleri senaryoyu en gerçekçi şekilde sahnelemek zorundaydılar. Annem de kendi gerçekliğini kaybetmiş usta bir oyuncuydu. Ülkedeki ev kadınları ile çalışan kadınlar arasında patlak veren kıyametin tek sorumlusu annem ve üyesi olduğu çeteydi. Yine çocuk işçilerle el bebek gül bebek yetişen çocuklar arasında ülke çapında yaşanan sokak savaşlarının tek nedeni annemin üstün performans sergilemesiydi. Babalar ve oğulların arasının açılmasına neden olan kuşak çatışması dedikodusu bu çetenin en afili işlerinden biriydi mesela. Televizyonu insanların hayallerinin gösterildiği ve ne kadar çok izlenirse o hayallerin o kadar çabuk gerçekleşeceği fikrine inandıran yine bu lanet olası çeteydi. Tüm bu işleri gerçekleştirirken dikkat ettikleri en önemli husus, insanların dedikodunun ardını görmelerini engellemekti. Örneğin, çocuk işçilerle el bebek gül bebek yetişen çocukların savaşında hiç kimse bu ülkede çalışan çocuk işçiler de mi var?, sorusunu sormamıştı, soramamıştı. Herkes dedikodunun büyüsüne o kadar kaptırmıştı ki kendini, kimsenin gerçeği görmeye niyeti yoktu.
Annem...
Ne kadar çok kan var üzerinde. Ne kadar çok sevgisizlik sığdırmış kalbine. Öldü. İki sene önce. Yatağında uyurken. Hiç haketmediği biçimde. Gazetede okudum öldüğünü. Cenazesine gitmedim. Daha sonra uğradım bir kez mezarına. İçimde kalan ne varsa söyledim toprağına ve bir kez daha terk ettim onu.
Dün
Kadını gördüm. Yaklaştım kendisine. Manavda alışveriş yapıyor. Aldıklarının parasını diliyle öder gibi bir hali var. Konuştukça konuşuyor. Karşı komşusu hakkında anlattıklarını ne manav duymak istiyor ne de tezgahtaki canım meyveler. Ben de duymak istemezdim söylediklerini ama artık çok geç. Karşı komşusunun adı Fatma. Bastıra bastıra söylüyor ismini kadının. Manav verilen siparişleri bir an önce hazırlayıp dedikodudan kendini kurtarmaya çalışıyor. Kadın ısrarla anlatıyor. Arada bir soluklanıyor. Bu esnada da anlatmış olduklarının onaylanmasını bekliyor. Bir an dönüp bana bakıyor. Gülümsüyorum. O da boş bulunuyor ve gülümsüyor bana. Celladına gülümsediğinden haberi olmaksızın devam ediyor manava Fatma’yı anlatmaya.
Annem geliyor aklıma. Anneme benzeyen herkesi öldürmeye yemin ettim. Takip ediyorum kadını yürümeye başladığında. Nerede oturduğunu öğreniyorum. Eve nasıl gireceğimi planlıyorum oracıkta ve yarın görüşmek dileğiyle el sallıyorum ardından.
Şimdi
Gözlerini kaçırıyor gözlerimden. “Herkes benden nefret etsin istedim,” diyor ağlamaklı bir ses tonuyla. “Çünkü ben mutlu olmayı, sevilmeyi hiç haketmiyorum.”
Nedenini sormuyorum. Beni ilgilendirmiyor.
“Çok fazla insanın günahı var üzerimde,” diyebiliyor sadece ve ağlamaya başlıyor. Bir sigara yakıyorum. Ağlamasını bitirmesini bekliyorum. “Denedim ama başaramadım bir türlü intihar etmeyi,” diyor sorulan bir soruya yanıt verir gibi. Artık sıra ben de. Umursamıyorum dediklerini.
Ağlaması son bulunca toparlıyor kendini. Gözlerimin içine bakıyor.Derin ve hırıltılı bir nefes alıyor. “Görüyorum,” diyor. “Kan, ter ve meniye esir ettiğim kadınları görüyorum. Hepsinin elinde silah var ve ve tüm silahlar beni hedef alıyor. Sattığım tüm kadınlar intikamlarını almaya gelmişler, sonunda.”
Ardıma bakıyorum. Bir tane bile kadın yok. Hiç kimse yok. Yüzüne özür dileyen bir ton hakim olmaya başlıyor. Silahıma susturucu takıyorum. Cebimden telefonumu çıkarıyor ve cinayetlerimde kullandığım şarkımı çalmaya başlıyorum. Müslüm Gürses tüm ölümün eşiğindekiler için söylüyor: Nilüfer.
“Herşeyi al. Bana beni geri ver. Bir şansım olsun,” dediğinde telefonumdan yükselen alkolde dinlendirilmiş ses, namludaki kurşunu iki kaşının arasına raptiyeliyorum kadının.
15 Dakika Sonra
Evden dışarı adımımı atıyorum. Üzerimde bir damla kan yok. Temiz iş çıkardın, diyerek kendimi gururlandırıyorum. Parfümümün kokusunu duyabiliyorum. Saçlarım jöleli. Dışardan bakan birisini az önce bir kadını öldürdüğüme inandırmam için çok yetenekli olmam gerekir. Ansızın karşı komşunun kapısı açılıyor. Fatma olsa gerek, diye düşünüyorum. Renk vermemeliyim. Gülümsüyorum. Gözlerinde şüpheci bir mavilik var. “Yoksa sen Leyla Hanım’ın oğlu musun?,” diye soruyor. Öldürdüğüm kadının adının Leyla olduğunu öğreniyorum. “Evet,” diyorum mızıkçılık yapmadan, oynadığımız evcilik oyununu bozmadan. “Senden çok bahsetti oğlum. Seni göremediği için çok üzülüyordu. İyiki geldin, ne de mutlu olmuştur kadıncağız.” Leyla’nın onca çabasına rağmen Fatma, Leyla’yı seviyor galiba. Leyla kendinden nefret etmesini istiyorsa geçmişinden bir parça anlatmalıydı Fatma’ya. Ama bunu yapabilseydi eğer intihar da edebilirdi. Bunu istemezdik ama değil mi? Belki de yalnızlık üzerimizi örtmeye başladığında yapmak istediklerimizi tam olarak yapamıyoruzdur, diye düşünüyorum.
“Şimdi gitmem gerek efendim. Tanıştığımıza sevindim. Bu arada sarmalar çok lezzetli olmuşlar. Elinize sağlık. Annemle birlikte oturduk, afiyetle yedik. “
“Afiyet olsun oğlum.”
Bu kez o da gülümsüyor bana. “Hoşçakalın,” diyorum.
“Güle güle oğlum, yine gel emi?”
“Elbette efendim, sırf o yaprak sarmalarından tatmak için bile yeniden gelebilirim.”
Islık çala çala yürümeye başlıyorum. Annemi öldürdüm. Gülümsüyorum. Yeni doğmuş bir bebek kadar masumum.
Daha önce Sıcak Nal Dergisi'nin 10. sayısında yayımlanmıştır.
- 293 gösterim
Yazıları yorumlamak, beğenmek, oylamak için giriş yapın ya da aramıza katılın.


Yorumlar
bu sitede okuduğum en iyi
bu sitede okuduğum en iyi yazı....kaleminize sağlık...