Test
“Dinle” dedim gözlerimi gözlerine dikip, “bu tedavinin bir parçası yalnızca, kendini hemen salma, buradan çıkarken ‘aslında her şeyin farkındaydım’ yollu ufak bir tebessümün bile çok daha dik yürümeni sağlayacak, çabuk pes etme.”
Anlayamıyordu. Neden tedaviye gerek duyulduğu hakkında hiçbir fikri yoktu, buraya girmeden öncesine dair hafızasının yokluğu ona sağlıklı olduğunu düşündürüyordu. Ve benzer bir sebeple, insanların olan biteni kendisinden saklamalarını da anlayamıyordu. Tuhaf ne vardı ki ortada? Tam da bu yoksunluğun insanların nazarında başlı başına bir hastalık alameti olduğunu idrak edemiyordu.
“Bana bak” dedim yanında oturduğum ufak tabureden kalkarak, “bu on metrekarelik yerde gerçekten de çocuk kıyafetleri sattığımızı mı zannediyorsun sen? Tüm bu girip çıkan insanların derdi çocuklarının üstüne başına bir şeyler almak mı? Ve sen, oturtulduğun bu kasanın başında, birtakım kartlar sokulup çıkarılan şu cihazlara yine birtakım rakamlar tuşlayarak gerçekten para çektiğini mi sanıyorsun? Yani, ne bileyim, şu yaptığımız şey, yani içeri giren kimselerin önüne tepelere tırmanıp giysiler indirmek, beğenmedilerse bir başkasını çıkarmak, baktık hiç yolu yok ve işler müdürün fırçasını hakkedecek kadar kesat, bu sefer çocukların zevkine oynayıp onları tavlamaya çalışmak, neredeyse bir tür aile içi savaş çığırtkanlığı yani; iş mi yapmış oluyoruz bu halimizle? Bir tuhaflık kurcalamıyor mu aklını?” “Korkutma beni” dedi gözlerini kaçırarak, “ne demeye çalışıyorsun?” “Tedavi bu” dedim yine gözlerimi gözlerine çarparak, “burası bir iş yeri değil, satış yok, müşteri yok, personel yok, şu küçük salak çocuklar var yalnızca ve onlar da bir tür eğitim programı altında. Zevkleri, seçimleri, ısrarları ve söz dinlerlikleri yoklanıyor onların da. Pedagoji yavrucuğum. Bizden farklı olarak, bir tarih sağlaması projesindeler, bir zamanların ‘tüketim toplumu’ denen tarihsel vakasının gerçekliği ve oluşum dinamikleri üzerinde çalışılıyor. Dikkat edersen hep belli yaş aralığındaki çocukların yapay orta sınıf koşullarında önlerine sunulanları nasıl değerlendirdikleri, neleri neye göre beğendikleri ve alım gücüyle ihtiyaç arasındaki bağıntıya diğer yapay toplumsal sınıf koşullarındaki çocuklara nazaran nasıl baktıkları ölçülüyor hep. Yalnızca, tıpkı biz gibi olan biten her şeyden habersiz bu çocuklara aldanarak doğal görüyoruz tüm bu şeyleri. Sadece aileler olsaydı söz konusu mesela, işler farklı bir seyir izleyebilirdi. Ne var ki onlar da bizim bir başka programa tabi olduğumuzdan haberdar değiller. Onlar tüm bu tertibin sadece kendi çocuklarının eğitsel gelişimi üzerine kurulduğu yolunda oldukça bencil ve ilkel bir kanıya sahipler. Kim bilir, belki onların bu kanaatleri de bir başka projede test ediliyordur.”
Tüm bunları yarı çılgın ve nüktedan bulduğu mizacıma yordu ve “oyalama beni” dedi hafif bir tedirginlikle kikirdeyerek. Facebook’una döndü ve hayli afili bir oğlanla sohbete koyuldu. “Lan Aslı” dedim tekrar yanındaki tabureye gömülüp, “tüm bu tezgâhtan emin olmasam sana sarkmakta bir dakika tereddüt eder miydim sanıyorsun?” “Neden sarkasın ki?” diye sordu sorusundan önce işveyle ıslattığı dudaklarını yine aynı işveli gerizekalı edasıyla bükerek. “Çünkü senden, beni bu tip saf ama seksi jestlerle delirtmeyi izlemekten hoşlanacağın kadar büyüğüm ben. Tabii bu bir şey ifade etmez ama yine aynı ‘egemen’ gerçeklik normundan gidersek eğer, hesapta almış olduğum eğitimin düzeyi de, senin bu erotik aptal oyunlarınla büyülenmemi gözünde epey cazip kılacak kadar yüksek senden Aslı. Ve işte tüm bunların heyecanlı bir sağlamasını yapmak için sarkardım sana” dedim son heceyi hırıltılı bir nefesle ağzımdan fırlatarak. Konuşmamın sonlarına doğru gözlerime asılıp kalan gözleri, bu son hırıltımla irkilip saliselik bir refleksle masada bir şeyler aramaya koyuldu, eli hesap makinasına gitti, oradan kasaya yönelip paraları (bir başkasının monopoly’sindeki kağıt parçaları) yoklar gibi oldu ve en nihayetinde, bir kez olsun hızlı işleyen aklı tüm bu panik hareketlerindeki anlamsızlığı çözüp sonlandırdı ve bana dönerek “yemeği ne zaman söyleyelim” diye sordu.
Hala hiçbir şey anlamadığı ve söylediklerimin zerresinin aklına yatmadığı çok açıktı. Ona kur yaptığımı düşünüyordu belki de, hani hafif muzip ve entel olanından. Ya da ne bileyim, paranoya belirtileri gösteren düşük doz bir deli de olabilirdim, idare edilebilir olanından bu sefer. Şu halimle işe nasıl alınabildiğimi de sormuş olsa gerek kendine, ve ah şu tanıdık torpilleri. Ama iyicene düşündüğünde, gerçekten, yani ne vardı ki? Günün dokuz saati hepi topu, çok da karmaşık olmayan bir işi sürdürecek ve sonrasında, bir süre sonrasında, belki de olağan bir gecikmeyle çok sonrasında eline geçen parayı (ki maaşların geç yatırılmasındaki psikolojik amacı da izah etmeliydim ona) sözümona ‘ekonomik’ olanakları dâhilinde gönlünce harcayacak. Birtakım zevkler tadacak yani. Canının çektiği yemekleri yiyecek, varsa eğer küçük kardeşine bir hediye götürmenin tadına bakacak, babasının sevdiği çaydan alacak eve, serseri sevgilisini iyi şarapla doyuracak ve belki biraz da kendisini düşünüp, “on metrekareye günün dokuz saati kapanmakla kutsal çalışma vazifesini yerine getirenlerin maaşlarıyla kendilerini hangi değişkenler dâhilinde giydirdikleriyle ilgili test programı” olduğunu hiç aklına getirmediği bir mağazaya girip üzerine başına bir şeyler beğenecek. Tüm bunlarda garip ne var ki?
“Aslı” dedim artık biraz yılmış pozu verdiğim bir ses tonuyla, “hiç fark etmiyor musun benim güzel farem, günde muhtelif sayı ve sebeplerle uğrayan müdür Ali abi en hakikisinden bir delidir. Patron olduğunu düşündüğü başhekim yardımcısı, incelenen dönemin beyaz elit profilinin alt rütbelerdeki etkisini test etmek nedeniyle göğüs ve el kıllarını almıştı ve çok zaman geçmeden Ali abi de yolunmuş tavuk gibi arz-ı endam etmeye başladı. Yine aynı başhekim yardımcısı beyhude hesap karışıklıklarını amatörlükle suçladığı için Ali abi de gün aşırı profesyonelleşmenin zaruretinden söz etmeye başlamıştı. Ve üstelik bu ağır deliye, yani Ali abiye yıllar yılı ‘embesil’ deyip durdu başhekim yardımcısı ki bu sözün kendi üzerindeki motive edici tesirinden olsa gerek, Ali abi de en ufak hatamızda bize embesil diyor biteviye. Ve Selim abi sözgelimi, ellisini devirmiş bu kart horozun sağlık, sıhhat ve cabbar cevvallik üzerine onca poz kesmesi, bu aleni hayvanlığa da gençliğinin devrimci faaliyetlerinden söz açarak adanmış dava insanı olduğu çerçevesini çekmesi, öğrenciliğinde ‘tekeller’den ‘kamulaştırdığı’ parkaları bir bir anlatıp da dükkânı terk etmeden hemen evvel fazla satışın altın kuralına dair tümceler savurması; Aslı, bu herif de bir öncekine göre çok daha mutsuz oluşuyla on kat daha delidir. Sana birkaç gün evvel bir şey anlatmıştım. Patronun bu iş yerine eleman alırken özellikle delileri seçtiğini, çünkü kendisi henüz öğrenciyken aklını yitiren zavallı annesine minnetini bu yolla ödemek istediğini söylemiştim. Ama yalandı bu, söylediğim gibi, ne iş yeri var, ne de patron ve personel. ‘Toplumsal’ ve ‘işe yarar’ hissetmek suretiyle ilaca hacet duyulmadan sakin tutulan bizler, bu sosyal laboratuvarda sunduğumuz verilerle, tam da bu çocukların pedagojilerini destekleyecek şekilde, bizden sonrakilerin sancısız, arazsız geçişlerini kolaylaştıracağız. Ve onlar nereye geçerler, bizim ötemizde ne var, bunu hakikaten bilemiyorum.”
Sözümü bitirdiğimde Aslı’nın gözlerinin yaşarmış olduğunu fark ettim. Söylediklerimin gerçek olma olasılığı bilinçaltında bir yerde yer etmiştir kuşkusuz. Lakin daha çok, sözlerime kendimin de inanıyor olma ihtimali üzmüş olmalı onu. Ne var ki ‘sunulan gerçek’ böylesi bir hüzün ve sorgulamaya pek de fırsat vermiyordu. Tam da o anda içeri giren bir anne ve çocuğu, Aslı’nın nemli gözlerini kurutup toparlanmasını sağladı ve işte yine başlıyorduk.
- Buyrun, nasıl bir şey bakmıştınız?
- Vallahi ben bilmiyorum, çocuk bir arkadaşının üzerinde görmüş, o tarif etsin.
- Abi sponge bob’lu giysi var mı, ama askılı olanından, askılı ve sponge bob’lu.
- Sponge bob’lu yok ama şöyle askılılar var küçük kobay, yamaya bakar sponge bob’u yapıştırmak.
- Sponge bob’lusundan yok mu?
- Beyefendi nasıl konuşuyorsunuz siz kobay mobay?
- Hanımefendi arkadaşıma aldırış etmeyin, biraz uykusuz bugün.
- Sponge bob yok ama sünger gibi mide var, vereyim sana küçük kobay, çekersin lıkır lıkır.
- Müdürünüz yok mu sizin, terbiyesiz, inanamıyorum buna, gel çocuğum sen buraya, şikâyet dilekçesi yok mu burada?
- Tamam hanımefendi, Okan sen gelir misin şöyle, hanımefendi hemen çözeceğiz.
Hemen çözecekti Aslı. Ona ve esiri olduğu gerçekliğe güvenim tamdı. Alt kata depoya inip bir sigara yaktım. Sağlı sollu istiflenmiş bir yığın çocuk giysisine baktım. Kafam zonkluyordu. Yarısına kadar çektiğim sigarayı henüz açılmamış bir kolinin üzerine bıraktım. Askılılardan birini de alt köşesinden ateşe verdim. Ah Aslı, şu bu masal martaval da, seni seviyorum. En gerçeğinden.
- 264 gösterim
Yazıları yorumlamak, beğenmek, oylamak için giriş yapın ya da aramıza katılın.


Yorumlar
Garip kişiliklerin bir
Garip kişiliklerin bir garipliği olsa gerek :)