Sergi
Önce sakallarını kestim. Güzelce köpürttüm suratını, hiç titremedi ellerim usturayı kullanırken. Sonra ensesini temizledim, saçlarını düzelttim, burnundaki kılları aldım. Geçtiğimiz pazartesiydi sanırım. Çocuklar bağıra çağıra marş okuyordu. Yan dairedeki çiftin konuşmaları duyuluyordu, bir sigara yakıp suratını izledim sakince. Hiçbir şey hakkında düşündüm. Erik çekirdeklerinden bahseden bir şiir takıldı dilime, mırıldana mırıldana kuruladım tıraştan arda kalan köpükleri. Kıyafetlerini giydirdim, yere serdiğim gazete parçalarını toparladım, cep telefonunu aldım ve odadan çıktım. Banyonun yanındaki odanın kapısını kilitledikten sonra televizyonun karşısına geçtim, ağlamaya çalıştım ancak başaramadım…
Senede beş maraton koşuyorum. Bir koştuğum maratonu bir daha koşmuyorum. Büyük Kertenkele maratonuna katılıp çölü geçmek istiyorum.
Zıttt…
Televizyonun karşısındaki kanepedeyim. Bir elimde kumanda, diğer elim ise pijamamın içinde, baldırımdaki yaranın üzerini kaplayan kabuğa dokunuyorum. Yarı aralık pencereden içeriye dolan sesler salı sabahının başladığını bildiriyor. Servis minibüslerinin homurtusu, bir araya gelmiş yüzlerce çocuğun uğultusu, kürsüde bağırıp çağıran müdür, andımız falan… Kel kafalı emlakçının sözleri düşüyor aklıma. Okulun karşısında oturmak iyidir delikanlı. Eğer işaretleri okumayı becerebilirsen zamanı kontrol altına alman kolaylaşır…
Zamanı kontrol altına almak. Yarayı rahat bırakıp bir sigara yakıyorum. Kül tablası yanı başımda. Dokunuyorum. Çatlamış, kirli, soğuk. Salı sabahına başladık diye mırıldanıyorum. Salı sabahına başladık ve ben sekiz gündür bu kanepenin üzerindeyim.
Televizyondaki sarışın konuşmaya başlıyor. Yaptıklarınız gerçekten de takdire şayan. Bu yaşta bu azim, ülkedeki genç sporculara tavsiyeleriniz nelerdir acaba? Spiker gülümsüyor. Bembeyaz dişleri, omuzlarına dökülen saçları ve pürüzsüz elleriyle beraber gülümsüyor spiker. Ateş saçan gözlerini karşısında oturan ihtiyara dikmiş cevap bekliyor. Sigaramdan bir nefes daha çekiyorum. Avludaki çocuklar sınıflara doluşuyorlar. Bir anda sessizleşiyor etraf. Ara sıra geçen otomobillerin kornaları, kaldırım taşlarını döven bir çift aceleci topuk ve bezgin bezgin ötüşen serçeler var yalnızca. İhtiyar derin bir nefes alıyor ve senede beş maraton koşuyorum diye tekrarlıyor. Bir koştuğum maratonu bir daha koşmuyorum. Büyük Kertenkele maratonuna katılıp çölü geçmek istiyorum. Spikerin kaşları havalanıyor. Kahkaha atıyorum. İhtiyarın beyni sulanmış diyorum. Spiker durumu kurtarmak için bir şeyler mırıldanıyor. İhtiyarın beyni sulanmış diye haykırıyorum. Ayağımın dibindeki plastik şişeyi televizyona fırlatıyorum. Günün ikinci kahkahasını atıyorum ve tekrarlıyorum. Beyni sulanmış beyniiii, koşan ceset seni!
Program reklama giriyor. İşte kapı zili de tam bu sırada çalıyor. Üç uzun iki kısa. Bu tanıdıklardan biri olmalı diyorum kendi kendime. Ayağa kalkmanın her seferinde biraz daha kolay geldiğini fark ediyorum. Hoşuma gidiyor.
Elleri dizlerinde, uslu uslu bekliyorlar. Bir şeyler içmek ister misiniz diye soruyorum, birbirlerine bakıp teşekkür ediyorlar. Siz bilirsiniz misafirler diyorum. Salondayız. Yeniden. Ben kanepemdeyim elbette. Oğlan yanımda, küllüğün durduğu yerde, kız ise mutfaktan getirdiğim sandalyede oturuyor. Küllük ise kucağımda. Televizyonun sesi kısık. İhtiyarın dudaklarını okumaya çalışıyorum. Bü – yük – Ker – ten – ke – le. Gülümsüyorum. Kız boş bakışlarla etrafı inceliyor. Ben de ihtiyarı… Üzerine geçirdiği eşofman ulusal renklerde, kalitesiz bir şey. Ayağında beyaz spor ayakkabılar var. Bize taraf olanın bağcığı çözülmüş…
Oğlan kısa bir öksürükle incelememi bölüyor. Şey diyor, ne zaman oldu peki? Bu sırada, sehpanın üzerindeki öteberinin arasında sağlam bir sigara kağıdı aramakla meşgulüm ben. Cevap vermiyorum. Kağıdı bulup sakin sakin bir çiftli sarıyor ve ateşliyorum. Oğlan tekrarlıyor, ne zaman oldu? Duman ciğerlerime doluyor. Bir nefes daha çekip kendimi arkaya bırakıyorum. Sarmadan isterler mi diye soruyorum, istemeyiz diyorlar. Bu sefer birbirlerine bakma ihtiyacı da hissetmiyorlar. Ben de kıllığına cevap vermiyorum oğlana.
Konuşmadan oturuyoruz bir müddet. Kendilerince saygılı davranmak mı istiyorlar yoksa söyleyecek bir şey bulamadıkları için mi susuyorlar bilemiyorum. Aslına bakarsanız önemsemiyorum da. Nihayetinde birkaç saat öncesine kadar onun cep telefonunda kayıtlı isimlerden ibaretti bunlar. Enteresan geliyor, sarı sarı parlayan ekranın üzerindeki harflermişsiniz siz diyorum. Sonra harfler ayaklanmış, kollar C’den, bacaklar P’den, kafalar ise A’dan oluşmuşmuş diyorum. Anlamıyorlar. Üstelemiyorum ben de. Sarma bitiyor, gece masanın üzerinde unuttuğum kahve fincanını kafama dikiyorum, soğuk, tatsız, saçma sapan bir şeyler dökülüyor mideme. Fincanı bir kenara bıraktıktan sonra önemi var mı diye hırlıyorum. Korkuyorlar. Ne zaman olduğunun önemi var mı misafirler?
Yok.
Cevap da yok, önemi de yok.
Teneffüs zili çalıyor. Şu klasik müzik saçmalıklarından. Bağıra çağıra bahçeye dökülen çocukların gürültüsü kaplıyor bir anda etrafımızı. Görmek istersiniz öyle değil mi diyorum, evet diyorlar. Kalkıyorum. Ben önde onlar arkada, banyonun yanındaki odanın yolunu tutuyoruz.
Duvara yaslanıp bir sigara yakıyorum. Misafirler de yatağın ucunda dikilip izlemeye başlıyorlar.Çorapsız ayaklarını, sararmış tırnaklarını, pantolonunun dizindeki yırtığı, gömleğinin düğmelerini, solgun suratını, yanağındaki ince kesiği, kapalı göz kapaklarını izliyorlar. Kız sessizce ağlıyor sanırım. Oğlan, kızın titrek omuzlarına kolunu doluyor. Kapının önünden bir kamyon geçiyor, üst kattaki çocuk bağıra çağıra ağlamaya başlıyor, bir yerlerde bir kapı yumruklanıyor, öylesine beklemeye devam ediyoruz. Sonra oğlan bir şeyler mırıldanıyor ve odadan çıkıyoruz. Misafirlere biraz daha kalmak isterler mi diye soruyorum. Cevap vermiyorlar. Alelacele ayakkabılarını giyinip kendilerini dışarıya atıyorlar. Tam kapıyı kapatmak üzereyken kız bir soru soruyor, bir süre düşündükten sonra bilmem diyorum. Belki de tüm tanıdıkları aradan çıkardıktan sonra parayla sergilemeye başlarım. Gazetelere falan ilan veririm. Kim gerçek bir ölü görmek istemez ki, öyle değil mi?
Kapıyı suratlarına kapatıyorum. Fısır fısır iniyorlar merdivenlerden. Bizim maratoncunun ayakkabılarının aynısından giyiniyordu şu kız diye düşünüyorum. Bu da hoşuma gidiyor.
Program bitmiş. Ekranda neden kredi katlarımızla alışveriş yapmamız gerektiğini anlatan bıyıklı bir tip var. Yeni bir kahve alıp kanepeme dönüyorum. İçerdekinin cep telefonunu elime alıp rehberdeki son beş isme de aynı mesajı gönderiyorum. “Merhaba. Ben öldüm. Bu mesajı size bir tanıdığım yazıyor. Eğer gömülmeden evvel son defa yüzümü görmek istiyorsanız, beni aşağıdaki adreste bulabilirsiniz. Ya da benden geriye kalanları mı demeliyim? Gün içinde istediğiniz saatte gelmekte özgürsünüz. Tekrarlıyorum, gün içinde istediğiniz saatte gelebilirsiniz. Yalnız elinizi çabuk tutun, çünkü birkaç gün sonra, size bu mesajı yazan parmakların sahibi Büyük Kertenkele maratonuna katılmak için gezegeni terk edecek. Çölü geçecek ve kızılderililerle arkadaş olacak. O yüzden acele etmenizde fayda var. Size hayatta başarılar diliyorum… “
Telefonu kapatıp bir kenara attıktan sonra poşetin dibinde kalan son otu da titreyen parmaklarıma inat sarıyorum. Bugün Salı. Bir dahaki istiklal marşı cuma günü okunacak. O akşam bu işi bitirebilirim. Sarmayı ateşliyor, birkaç gün evvel tepeleme gaz yağıyla doldurttuğum şişeleri sehpanın üzerine düzgünce diziyor ve ayaklarımı uzatıp televizyon seyretmeye devam ediyorum.
Kardeşimin cesedi içerde her geçen saniye biraz daha çürürken ben ana haber bültenlerine takılıyorum. Gülüyorum, küfrediyorum, zorla da olsa ağlayabiliyorum. Peş peşe sigaralar içiyorum… Aklımda o erik çekirdeğinden bahseden şiir, bir uyuyor bir uyanıyorum. Seni yutuyorum çekirdek diyor şair, midemde bacası yıkılmış bir fabrikaya dönüşmen dileğiyle…
- 412 gösterim
Yazıları yorumlamak, beğenmek, oylamak için giriş yapın ya da aramıza katılın.

