Sen Bir Öküzsün Hüseyin II

2 Ocak 2012

Hatırladım. Neden suçluluk duyduğumu. Bundan ötürü sevinmedim de. Sevinemedim.

Bitişik nizam iki bina gibiydik. Birbirine sırtını dayamış, birbirinden güç alarak ayakta kalan. Önceleri doyumsuz bir bütünlük hissini bana yaşatan bu karşılıklı ve gönüllü zorunluluk, sonradan yerini derin bir şüpheye bırakmıştı. Ne miydi o şüphe?

Tek başıma ayakta kalıp kalamayacağıma ilişkin, bana ve bize dair sonsuz sayıda soruyu peşine katıp getiren, sevgimi ortadan kaldıran ve sadece bir zorunluluğun var olduğu sanrısını doğuran bir şüphe. Korkunçtu. Yani yıkılacağını bile bile gitmeyi gözden geçirmek. O zamanlar bilemediğim ya da bilmeyi isteyip istemediğimden emin olmadığım için üzerine düşünmediğim, benim de yıkılacak olmam ihtimaliydi.

Yıkıldı. Yıkıldım. "İkimiz de yıkıldık" denemezdi artık buna, çünkü artık beraber değildik. Dile getirebileceğim hiçbir fiil, üçüncü tekil şahsa çekilemezdi. Biz, onu da beni de unutmuştu. Benim yüzümden.

Sanki gitmek isteyen ben değilmişim gibi, 'benim gittiğim' belirtisi, 'onun artık ulaşılamaz olduğu' belirtisiyle yer değiştirdiğinde, dönmek ister olmuştum. Henüz bir hafta bile geçmeksizin hem de.

Bunun bir oyun olmadığını da bana hatırlatan o olmuştu. Kararımı saygıyla ve derin bir üzüntüyle karşılamış ama kararımı bana unutturmayacağını da suskunluğuyla ve bu kararı gözden geçirmeme ihtimal dahi bırakmayarak kanıksatmıştı. Telefonlarıma çıkmayarak, mektuplarıma cevap vermeyerek ve onunla iletişim kurabileceğim diğer bütün yolları da tıkayarak. Kabullenmiş de değildim yaptıklarını ki zorlamaya devam ediyordum. Oturup bu kararı neden verdiğimi anlamaya çalışmak, iyi ya da kötü bu tercihin arkasında durma cesaretini göstererek yoluma devam etmek mümkün değil miydi? Elbet. Sadece bunu fark edemeyecek durumdaydım.

Kolay değildi. Kolunuzu bedeninizden ayırdıklarında canınız acımaz mı? Kanınız sıçramaz mı yere göğe? Pek tabi. Sağ kolunuzu kesen sol kolunuzsa, bu acı daha da katlanılmaz bir hal almaz mı? Alır. Oysa her gün, sadece bir toplu iğne başı kadar et kopartsalar kolunuzdan ve bu altı ay sürse, sonunda yitip giden kol, bu denli acı vermez. Sorun, aniden bitmiş olmasıdır. İlişkinin.

İlişki. Sadece adı değil, anlamı da üstünde. Bilen ve bilinenin birlikteliği ve bu birliktelikten anlaşılan. Sadece bir kelime gibi görünebilir. Kelimenin işaret ettikleriyse koca bir dünyadır. Kavramdır, aslında kelime gibi görünen. Sabahat ve benim ilişkim, ansızın kesilmişti işte. Benim tarafımdan. Suçluluk duygusuysa bastırılabilir değildi. Yavaş yavaş mı çıkmalıydım onun hayatından? Bitişik nizam o iki binayı dinamitle uçurmak yerine, kat kat mı yıkmalıydım? Ne fark eder, bitmişti. On yıl önce.

O başka bir kente taşınmıştı. Çok geçmeden bir başkasıyla beraber olmaya da başlamıştı hatta. Nasıl olabilirdi ki bu? Anlamamıştım, anlamak istememiş de olabilirim. O kişinin benim çok yakın bir dostum olduğunu öğrendiğimde de yıkılmıştım ama yapacak bir şey de yoktu. Kabullenir olmuştum sonunda. Yanlış anlamanızı istemem. Durumu kabullenmiş değildim. Anlamadığımı, anlayamayacağımı, kabul etmediğimi ve hiçbir zaman da edemeyeceğimi kabullenmiştim. Küfretmiş miydim peki bu sebeple? Ona ve bir zamanlar yakın arkadaşım olan o adama? Pek tabi. Yani kendimden soyutlayıp olan bitenleri, ikisiyle ilgili her şeye ana avrat düz gitmiştim. Sonra onlar da silinmişti bu hikayeden. Ben de silinmiştim. Bir kuru kader kalmıştı, hepimizin iradesinden bağımsız işleyen yüce bir plan olduğu belirtisi. O plana, planı yaptığını düşündüğüme küfretmemiş miydim sahi? Pek tabi. Ben her şeye küfrettim. Kendim hariç.

Evlenecekleri haberini de almıştım sonunda, iki yıl geçmeksizin. Fakat yorgundum artık. Küfretmekten. Üzülememiştim bile duyduğumda. O benden uzaklaştıkça, daha az dokunur olmuştu bütün bu olup bitenler. "Bitti bu iş Hüseyin" demiştim kendi kendime. Sonunda. Rahatlamıştım hatta. Sanki onun artık beni istemiyor olduğu, benden bağımsız bir hayat yaşıyor olduğu gerçeği yokmuş gibi, bir olasılığın ortadan kalkması olmuştu beni rahatlatan. Ne kadar anlamsız. Sorun sanki istek değil de olasılıkmış gibi davranmak. Sen bir öküzsün Hüseyin.

Fakat işte buradayım. Yine onun hayaliyle beraber. Halamın muayenehanesinde onunla karşılaşmış olmam, beni affettiğini söylemesi, bu hayal dünyasının beni tekrar sarıp sarmalamasıyla karşı karşıyayım. Bu neden peki? Ayrıldıklarını öğrenmiş olmamdan. Acı. Acı çünkü çok çocuksu bir hayal bu. Nasıl ki evleneceklerini öğrendiğimde duyduğum rahatlama anlamsızdı, bu da bir o kadar anlamsız. Yine aynı şekilde, bir olasılık doğduğu için ona geri dönebilmeyi umuyor olmam. Sanki bunların hiçbiri yokmuş gibi, bir olasılığın kurbanıyım. Ne yaparsınız ki aşkın mantıkla açıklanabilen hiçbir yanı yok. Başka acı olan ne var? Onun şu an acı çekiyor olabileceğini dahi düşünemiyor olmam mesela. Yani bir evliliği bitirdi ve canı acıyor belki, ama benim bencilliğim midir bu hayal dünyasına tekrar dalmış olmam. Sorumsuzca hem de. Belki de.

Öyle veya böyle. Buradayım işte. Sözde evliymişiz. Halamın muayenehanesi bizim evimiz olmuş. O ikili koltuğa uzanmış ve ölmüş. Ben de onu parçalara ayırmışım ve afiyetle yiyiyorum.

Evet. Doğru duydunuz. Elimde çatal ve bıçakla, büyük bir hassasiyetle vücudundan parçalar keserek, onu yiyiyorum. Şaşılacak bir şey yok. Anlıyorum. Onu neden yediğimi. Hatta neden evimiz olarak halamın muayenehanesinin bir şekilde bilinçaltım tarafından seçilmiş olduğunu. "İnsan sevdiğini öldürüp içine sokmak istermiş Hüseyin" derdi halam. Olan bu. Onu içime sokuyorum.

Cafer giriyor bu arada çalışma odama. Hayalden sıyrılıyorum. "Bulamadım" diyor. "Anlat bakalım neler oldu" diye soruyorum ben de. "Irkçılık günden güne yükselmiş beyim" diyor. Nedenini soruyorum. "Tavşan sevmeyen birkaç kişi buldum aslında" şeklinde cevaplıyor ve devam ediyor. "Ama 'ne Şam'ın şekeri, ne arabın yüzü' dediler" diyor. "Git Cafer" diyorum. "Allah rızası için bir siktir ol git. Yıllık iznini al. Al para da veriyorum sana" diyorum. Çek defterimden bir yaprak kopartıp yüklüce bir miktar yazıyorum. Alıyor çeki ve gidiyor. Üzülmedi çünkü para söz konusu. "İyi oldu" diye geçiriyorum içimden.

Sonra üstadımı arıyorum. "Topladın mı ekibi" diye soruyor o da. "Ekibin de senin de Allah belasını versin" diyorum. Şaşırıyor bu anlamsız kabalığım karşısında. "Neler diyorsun Hüseyin" diye soruyor. "Eşeğin sikini diyorum üstad" diyorum. "Gönül ferman dinlemiyor işte" diyorum. Anlıyor. Anlıyor ve mazur görüyor kabalığımı. "N'oldu" diye soruyor. "Boşanmış" diyorum, "atmış yüzüğü işte." Susuyor bir süre. "Git hadi peşinden, belki bir şansın olur" diyor. Teşekkür ediyor ve kapatıyorum telefonu.

Portmantodan ceketimi alırken aynaya takılıyor tekrar gözüm. "Üç boyutlu iki dünyadan sana bakan biziz" yazısı duruyor orada. Kimin yazdığını umursamıyorum artık. Sabahat'ın dünyası ve benim dünyamın kast edildiğini düşünüyorum. Biz dediği de onu ve beni çağıran birinci çoğul olsa gerek. Öyleyse de değilse de böyle anlamlandırıyorum ve kapıyı çekip çıkıyorum malikanemden.

Ona gidiyorum. Yine. Sanki gel demiş gibi. Sanki gitmem gerekiyormuş gibi. Anlamsızca. Ona gidiyorum. O gidiyor, ben gidiyorum. Bizim için.

Son

Yorumlar

Bahadır Bahtiyar kişisinin fotoğrafı

Her şeyin farkına vardığınıza

Her şeyin farkına vardığınıza göre başlığı "Sen bir öküzdün Hüseyin" yapmak gerek kanaatindeyim. Farkındalık bir sonraki ilişkilere faydalı olursa iyi bir şey sanırım. Diğer türlü anladığınızla kalıyorsunuz.
Tebrikler.

H. Seyyit Eralp kişisinin fotoğrafı

Selam Bahadır Bey,

Selam Bahadır Bey, doğrusunuz. Mesele aslında Sabahat veya Nebahat değil de tüm sınırlarından arınmış bir O kavramına dönüşüyor bir süre sonra. O'nun ideali ve bu dünyadaki izdüşümleri. Kim olarak yansıdığı, zaman ve mekana göre değişiyor. İdeanın kusursuz bir izdüşümü yok. Varsa da çıksın ortaya, gidelim peşi sıra. Bu sebeple kusursuzu aramanın ya da kusursuz olduğu sanrısıyla bir kişiye bağlı kalmanın da anlamı yok diye düşünürüm sıkça. O takdirde yürümeye devam etmeli insan öğrendiklerini unutmadan. Hikaye tabi bu. İki çocuk babası bir muhasebeciyim neticede ben. Gençlik anılarının çarpıtılmış halleri. Muhabbetle.

H.

Yazıları yorumlamak, beğenmek, oylamak için giriş yapın ya da aramıza katılın.