Penceredeki Tabure

21 Ocak 2012

"Bana mecazi sırtlarla gelme"

*
O tabure oradaydı ve çevresindeki her şeyden bağımsızdı. Sokaktan geçenler gördüler, ben gördüm, o da gördü. Çok yasak olan bir şeyler düşünmüyordu sadece görebiliyordu ve tabure oradaydı. Pencerenin biraz önünde, havada asılı kalmış duruyordu. Kimse ona bakmadı, o tabureyi gördü sadece. İmkansızlığın, bu dünyada bambaşka şeylerin de olabileceğinin bir kanıtıydı. Mutlu oldu. O gün erkenden uyudu, sabah erkenden kalktı. Kahvaltıda annesiyle şakalaştı, dokunduğu bir kadının memelerini düşünmedi, hatta o gün libidosu gayet normal düzeydeydi, zihninin zift karası bir iğrençliğe batmaması onu daha da umutlandırdı. Koşarak camdan dışarı baktı. Tabure hala oradaydı, karşı apartmandaki bir pencerenin biraz önünde, öylece havada duruyordu. Hiç bir yerle bağlantısı yoktu, bir göz yanılması değildi, o tabure, o pencerenin önündeydi ve olamayacak şeyler artık olabilirdi.

Dışarı çıktı, sigara paketini aldı attı, üstüne bastı, ezdi onu. Minibüse bindi, gideceği yere kadar gitti, ki artık bu şehrin dışı da bir çeşit gerçekliğe bürünmüştü, şimdi bütün evren gerçekti, artık bahanelere gerek yoktu, yaşıyordu, nefesi gerçekti, geçmiş, gelecek, şimdi hepsi gerçekti. Gözlerini açtı, boğulacak gibi oldu bu mutluluktan, mutluluk gerçekti, ellerinin tuttuğu demirler, camdan dışarı baktığı zaman gördüğü bütün insanlar, aşk vardı, melekler, memeler vardı, boğazında bir ağrı vardı, dayanamayacaktı belki de, ölüm vardı ama artık anlamıştı, yaşam da vardı, kötülükten uzak durabilirdi insanlar, gitmediği, eve kapandığı, her şeyi bir yerlere yok edebileceği günler bitmişti, şimdi var etme zamanıydı, ona artık mecazi sırtlarla gelemezdiniz, çünkü dudakları vardı, başkalarının dudakları ya da, mesela bütün dünyada kağıt kullanımı bitebilirdi, edebiyata gerek yoktu, tenis kadınları neredeydi, bütün hastaneler kapanmalı, bütün kahvehanelerde sigara tekrar içilebilmeliydi, içki mi, içkiye ne gerek var, sarhoş olmaya ne gerek var, her şey her şey her şey hiç bir şey hiç bir şey, iki bir üç dört altı dokuz sekiz, nefes al nefes ver dedi, süpürgelerin sesleri, ne dediğinden hiç bir şey anlamıyorum, tamam nefes aldı nefes verdi, benimle beraber ol, artık biz olalım hep, her şey düzeldi, bütün günahlar affedildi bilmiyor musun, bütün hatalar sadece eski bir şakaymış meğersem, düşmeyecekler hiç bir şey düşemez, bugün bütün kurallar yıkıldı, artık herkes mutlu olabilecek, anlamıyorum dedi, ne dediğinden hiç bir şey anlamıyorum, yaklaşma bana, bütün kurallar yıkılmışsa, mutsuzluk da gerçektir o zaman, düşünmedin mi bunu, belki de her şeyin olası olması demek belki de her şeyin şimdiki halinden daha kötü, ya da daha iyi, ya da her şeyin en korkunç olan şimdiyle aynı kalması demektir.

Susmadı ve susamadı, suratına vurdum, elim acıdı, bana ağladı, tabure dedim, tabure havada duruyor, al o tabureyi götüne sok, tabure dedim, pencerenin önündeki tabure, geri koştum, ışığı ayaklarıma bağladım da öyle koştum, hızlanamadım, her şey mümkün, her şey mümkün, her şey mümkün, bir tek ben gördüm o tabureyi, pencerenin önünde havada, ben biliyorum, her şeyi ben mümkün kıldım, imkansız yok, affedileceğim.

"Ha o tabure mi?" dedi eskici. "Garip harbiden kaç günden beri havada duruyor öyle"

Yazıları yorumlamak, beğenmek, oylamak için giriş yapın ya da aramıza katılın.