Fal
Sesler susmuştu. Çömeldi. Başındaki örtünün yanlarından asılan mısır püskülü rengindeki saçlarını ellerinin arasına alıp çekiştirmeye başladı. Bir yandan tüm vücuduyla ileri geri salınıyor bir yandan da sözcükleri inler gibi tekrarlıyordu. … harfle. duya… bilme… Etrafındaki çemberdeki insanlar çömeldiğinde sustu ve ayağa kalktı. Karanlığın içine açan, çenekleri güneşten bir su menekşesi gibi parlamaya başladı. Yüzündeki gözyaşlarıyla karışan ter tanecikleri, ışığını bambaşka renklere dönüştürüyor, sahnedeki duruşuna masalsı bir anlam katıyordu. Ellerini iki yanına açtı ve çenesini boynuna değdirirken dakikalardır kapalı kalmış gözlerini hafifçe araladı. Müzik sesiyle birlikte elbisesinin kollarındaki saçakları sahnenin ön tarafındaki koltuklara kadar uçuşturan rüzgar esmeye başladı ve gözlerini yeniden kapatıp başını arkaya doğru eğdi. Süt beyazı boynuna sarılmaya çalışan elleri, fondaki şarkının sesiyle senkronize bir biçimde, giderek artan bir hızla, kollarını pervane gibi döndürerek engellemeye çalışıyor, ritmik salınımlarla dansı yeni bir boyuta taşıyordu. Çemberdekiler arkasında düz bir hat oluşturdular. Kadınlar sahneyi terk ederken erkekler sırayla onunla dans etmeye başladı.
Üzerindeki kiremit rengi uzun elbisenin eteklerini geren bacakları görünmediği zamanlarda çıplak parmak uçlarında yükseliyor, kollarını kanat gibi açıp uçuyordu adeta. Sonra birden eteklerini kaldırıyor ve sırrını açık eden bir sihirbaz gibi yüzünü ekşitip yaptığından suçluluk duyarmış gibi onu izleyen insanları sağdan sola, soldan sağa çok yavaş bir biçimde inceleyen gözlerle süzüyordu. Platin rengi saçları olan kadının mor farını emen kırışıklıkları, yanındaki saçsız adamın gergin teninin yanında fay hattı gibi kalıyor, belki de bu nedenle ara ara kadının başı belli bir frekansta titrer gibi salınıyordu ya da sadece sırtını koltuğun arkasıyla hafif hafif kaşımaya çalışıyordu. Siyah küt saçlı kız tırnaklarını yerken yanındaki adam kızın göğüs dekoltesine doğru başını eğiyor; önlerindeki adem elmalı uzun boyunlu çocuk, elini yüzüne dayamış yanağındaki sivilcesiyle oynuyor, zaman zaman şeker emer gibi derin derin yutkunuyor ve elması o uzun yolu hızla aşağı inip yavaşça yukarı çıkıyordu.
Arkadan koşarak gelen son dansçıyla yan yana durdular. Birbirlerinin gözlerine aşkla bakar vaziyette beklediler.
Derisi soyulan koltuğun ipliklerini gizleyemiyorsan,
giz bir işarete dönüşür ve koltuk çözülür.
Senin saçların benim ipliğim.
Gözlerindeki gizi saçlarından çözüyorum.
Seni anladım, seni seviyorum.
Kızın başındaki örtüyü çekti, aldı. Kız öfkelendi.
Sen kabuğu yeni patlamış bir fıstıksın.
Beni asla anlayamazsın.
Seninle hiç uğraşamam.
Beni böyle seveceksin
Benimle olmak istiyorsan.
Partnerini olanca gücüyle itti. İkisi birlikte iki ayrı uca düşüp yığıldılar.
Erkek doğrulurken serenada başladı:
Avuçlarımıza ateşler dikip
böcek olduk
uçuştuk geceleri,
Böyle bitmez burada aşk
Hadi durma uzat ellerini.
Kız ellerini yerden kaldırılmak ister gibi uzattı. Müzik sustu, birlikte sahnenin tam ortasında durdular. Önce sağ sonra sol ellerinin ayalarıyla saydam bir duvarı okşar gibi dairesel hareketlerle başlayan koreografiyi, aniden piyano çalar gibi görünmez tuşlara basıp fondaki müziği başlatarak ve notaların sağlamasını yaparak sürdürdüler. Ses kesildiğinde arkalarını dönüp koşarak sahne duvarının önünde durdular. Duvar bir anda uzay boşluğu holografisine dönüştü. Parmak uçlarıyla ışıktan gezegenler çizdiler ve gerisin geri koşarak eski yerlerine dönüp oturdular. Sesler kesildi, çıt çıkmıyordu. Gülümsediler ve birlikte bağırdılar:
-Selam uzaylı, biz dostuz!
Sahne perdeleri indiğinde istavroz çıkardığı sağ elinin başparmağındaki yüzüğü öptü ve selam vermek için diğerleriyle birlikte pozisyonunu aldı.
Eve geldiklerinde gece daha yeni başlıyordu. Kendilerini odanın kenarlarındaki geniş koltuklara atmış yorgun ve huzurlu görünüyorlardı.
-Seni seviyorum İvonka
-Ben de seni.
-Geçen gün tuhaf bir yazı okudum. Diyordu ki: Dünyanın ilk günü öyle güzeldi ki… İlk insanlar o anı hapsetmek için taş kesilmek istediler. İşte heykeller gibi mesuttu dağlar, tepeler. Etrafında gezenlere bile yeten bir mutluluk saçmaları bundan.
-Tuhafmış gerçekten. Ee yani?
-Bir yerlere gidelim mi, izin alıp gezelim biraz?
-Bilmiyorum, bakarız.
-Neden böyle mutsuzsun?
-Bu da nerden çıktı? Yorgunum…
-Hayır. Kavga ettiğimiz sahneler aklımdan çıkmıyor. Giderek artan bir dozda beni aşağılıyorsun.
-Saçmalama. Rol sadece. Bu mu senin sanat anlayışın!
-Bak işte yine! Aynı ton, aynı tavır.
-Susuyorum ve sen kendine gelene kadar konuşmuyorum.
-Ben gidiyorum rahat rahat konuş sen.
-Bu kadar mı bitti mi yani?
-Bitti.
Sessizliğe uyanmaya alışkın değildi. Dün gece neler olduğunu hatırladığında yutkundu. Elini yüzünü yıkadı, kahve yaptı. Dudaklarında hala zarf ağzı tutkalı tadı vardı. Annesine yollayacağı mektubun zarfı gözüne ilişti. Uzandı. Zarfın altında duran kitabı eline aldı.
Az önce zaman durdu.
Vaatlerdir saat on iki.
Gözü istemsizce saate kaydı. Saat tam on ikiydi.
- 150 gösterim
Yazıları yorumlamak, beğenmek, oylamak için giriş yapın ya da aramıza katılın.

