Bir Zamanlar Güneyde

25 Temmuz 2011

Otuz dört zenci ve otoyol kana bulanmış. Sekiz tanesi tellere dayanmış, boş boş etrafa bakıyor. Dördü sigara üzerine sigara içip devrimden bahsediyor. Biri oturmuş çimleri yoluyor. Diğerinin elinde telefon, artık çalışmayan tuşlara basıyor. Sondan bir önceki hayallerine dalmış evini düşünüyor... Sahra’nın ötesinde... Geriye kalan iki büklüm, dünya dolusu Afrika kusuyor. Güneş parlıyor, kum fırtınaları sona ermiş, güzel bir gün...
“Rüyamda babamın etini parça parça koparıp yedim” diyor. Ham daha. Gecesi var, kabus görüyor. Gündüzü var, uyanıyor.
Hep aynı yerdeyim. Aynı günde. Gözlerimi kapatıyorum yaşıyor, gözlerimi açıyorum ölmüş. Kader diyor doktor. Ellerini kuruttu, yüzü yapış yapış. Avuçla kum doldurdu iri siyah gözlerine. Orada her şeyden uzakta, çölün kenarında. Zayıf omuzları. Dokunsam ürperir. İzi bile yok, iki kulaç aşağıda... Hışır hışır, gecenin karanlığında, saçları uzuyor hala.
“İçkiden” diyorum, “haram.”
Gözlerimi açıyorum. Havaalanı yolunda şehre doğru ilerliyoruz. Saatte yüz altmış kilometre. Palmiyeler ve yıkık dökük evler bir görünüp bir kayboluyor.Toz dalga dalga duvarlara vurmuş. Sarı her şey. Hiç bir şey tamamlanmamış.
Dudak büküp dikkatini sıyırarak geçtiği arabalara veriyor. Güneşlikteki aynaya takılıyorum. Özenle arkaya yatırılmış kısa jöleli saçlar, haftalık sakal, elmacık kemiklerinde çiçek izleri ve dudağının kenarından sarkan sigarayla ayağını kaportaya dayamış kendine bakan bir hiç. İsa Abdulselam. Kısaca polis. Numaram yedibinsekizyüzalltmışdokuz...
Sigaranın dibini çekip camdan atıyorum. Radyoda smooth criminal çalıyor ve trafik yavaşlıyor. “Jackson büyük devrimci” diyor, “orospu çocukları anlamıyor.” Kuzeni okuldan atıldıktan sonra soluğu amerikada almış. Karşısına çıkan yaşlı beyaz kaltakla evlenmiş. Harlem’de bir pizzacıda işe girmiş. Hediye olarak tam on iki jackson kaseti getirmiş. Senelerden bin dokuz yüz seksen yediymiş. Dandik bir teybi varmış. Kapağı kırıkmış...
“Herif götçü” deyip kestirip atıyorum. Duvarlarının yarısı örülmemiş, yarısı eskiyip dökülmeye başlamış bile. Dev bir hezimet. Geçip gidiyor.
Trafik duruyor. Dört şerit, tek yön. Kıç kıça girmiş lastikleri yavaştan erimiş asfalta batan arabalarda karbüratör hüznü. Bir süre oturup ne olacağını bekliyoruz. Üst üste bir kaç sigara içiyor ve bir bok olmayacağını anlıyoruz. Bir şeyler yapmak için buradayız. Dönüp arka koltuktan kalaşnikofu alıyor. “Gidelim mi?” diyor. Omuz silkiyorum; yapacak başka bir şey yok. Sigarayı atıp dışarıya adım atıyorum.
Gölgede kırk iki derece.
Sıcak bir gece. Kapıdaki iki şaklabana selam çakıp içeri giriyorum. Sağda solda konserve kolileri. Depodan bozma bir disko. Kızlar köşede kendi aralarında fısıldaşıyorlar. Kırmızı. Mavi. Sarı. Tezgaha gidip bir votka vişne istiyorum ve önüme kayan bardağı dipliyorum. Tek bir yudum ve cezası sabah kadar soğuk su ve falaka. Aldırmıyorum, sanki dünya benim. Dünya kadar büyük siyah gözleri. Kırmızıda parlıyor sürmesi, mavide parlıyor, sarıda parlıyor ve gülümsüyor. Işık tavanda dans ediyor ve beat it çalıyor.
Gömleğim terle sırtıma yapışıyor. İleride kalabalık toplanmış. Adımlarımız yavaşlıyor, namluya mermiyi sürüyor. “Dağılın” diyoruz, “açılın polis...” Otuz dört zenci ve otoyol kana bulanmış. Yirmisinin parçaları bir iki kilometreye yayılmış...
Koridordayım. Başımı duvara dayamış asma tavanın arasından sarkan hamam böceği kollarına bakıyorum. Beyaz floresan parlıyor. Hastanenin koridorları ince uzun. Cızıltı duvarlarda yankılanıyor. Yağlı boya ve dezenfektan. Saat kaç? Uzakta bir duvardaki saat saniye saniye atıyor. Nabız gibi.
Peygamber ne demiş bilirsiniz. Benim acım bana, sizin acınız size... Otoyol kana bulanmış. Torba dolusu kol, torba dolusu bacak. Bağırsakları kumaşın deliklerinden akıyor.
Hastanenin önüne çıkıp bir sigara yakıyorum. İçim sıkılıyor. Bitti diyorum.
Otoyol kana bulanmış. Turuncu tulumları parça parça. Kamyonun kasasından fırlamışlar bin tekerlekli canavarın ağzına. Hava alanı yolu. Saatte yüz altmış kilometre. Bir bin tanesi daha geçmiş üzerlerinden birisi fark edip frene basıncaya kadar. Zenciler sihirlidir, masal yaratıklarıdır, görünmezler... Geriye kalan sekizine sesleniyorum:
“Kalkın arkadaşlarınızı toplayın... İnsanlar bekliyor!..”
Devrim çok uzak, allah çok yakın.
Ve adım İsa, michael jackson’ı seviyorum...
Ve babam allah.
Ölmüş, etini lokma lokma çiğniyorum.

Yorumlar

Nikola Sevast kişisinin fotoğrafı

the micro scene six Bu yeni

the micro scene six

Bu yeni mi "yazıldı" bilmiyorum ama eğer öyleyse ve bununla birlikte "yeni bir tane daha" okursam "esas" düşüncemi söyleyeceğim.

Yazıları yorumlamak, beğenmek, oylamak için giriş yapın ya da aramıza katılın.